Son Dakika
23 Mayıs 2017 Salı

Uyuyan dev CHP

02 Mayıs 2017 Salı, 00:08

Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu partisidir. Kurucusu ve ilk Genel Başkanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin de kurucusu olan Mustafa Kemal Atatürk’tür. Cumhuriyet Halk Partisi’nin kökenleri Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ve Kuva-yi Milliye hareketidir. Cumhuriyet Halk Partisi, Kurtuluş Savaşı cephesinde doğmuş bir siyasal partidir. Örgütsel oluşumu da, resmi kuruluşu da, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu önceler.

Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonraki süreçte de, aydınlanma devrimlerinin öncüsü ve örgütsel merkezi olmuştur. Hilafetin ve saltanatlığın kaldırılması, Öğretim Birliği Yasası ve Medeni Yasa’nın yürürlüğe girmesi, okuma-yazma oranının arttırılması, kadınların eğitim-iş yaşamına katılması ve seçme-seçilme hakkını elde etmesi, bilim, felsefe ve sanata yönelik açılımların gerçekleşmesi, üniversite reformunun yapılması, toprak reformu girişimlerinin başlatılması, tarım ve sanayi alanında orta ve büyük ölçekli yatırımların başlaması, Cumhuriyet Halk Partisi’nin öncülüğünde gerçekleşmiştir.

CHP’nin ideolojik kökeni olan Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Devrimcilik, Laiklik ve Milliyetçilik ilkeleri söz konusu devrimlerin temelini oluşturmuştur. Cumhuriyetçilik ilkesi monarşinin anti-tezidir. Halkçılık ilkesi oligarşinin anti-tezidir. Devletçilik ilkesi vahşi kapitalizmin anti-tezidir. Devrimcilik ilkesi statükocu muhafazakarlığın anti-tezidir. Laiklik ilkesi teokrasinin anti-tezidir. Milliyetçilik ilkesi ümmetçiliğin anti-tezidir.

Bugün bu ilkeler, Recep Tayyip Erdoğan’ın ve AKP’nin öncülüğündeki karşı-devrim hareketi tarafından yerle bir edilmiştir. Buna bağlı olarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın değiştirilemez olan 2. Maddesindeki “demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti” ilkesi de yerle bir edilmiştir ve bu ilkenin içi tamamıyla boşaltılmıştır.

2007 yılından itibaren, bu karşı-devrim hareketi hız kazanmış, son referandum süreciyle de doruk noktasına çıkmıştır. Yasamanın, yani Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yetkilerinin gasp edildiği, yargının yürütmenin emir kulu haline dönüştürüldüğü bu referandumla, demokrasinin önkoşullarından birisi olan yasama, yürütme, yargı arasındaki güçler ayrılığı ilkesi önemli bir ölçüde ortadan kaldırılmıştır.

ÜÇ NEDEN

Söz konusu referandum süreci ve sonucu tamamıyla gayri-meşrudur. Bunun çok basit, açık ve seçik üç nedeni vardır:

1) Demokratik ülkelerde “Anti-demokratik bir düzene geçelim mi, geçmeyelim mi?” diye bir soru halka sorulmaz, bu konuda halk oylamasına gidilmez. Söz konusu Anayasa değişiklikleri Anayasa’nın değiştirilemez olan 2. Maddesindeki “demokratik hukuk devleti” ilkesiyle çelişmektedir ve 2. Madde’ye aykırıdır. (Bu konudaki uyarılarımı Odatv’de 10 Aralık 2016 tarihinde yayımlanan “Referanduma Hayır” başlıklı yazımda ortaya koymuştum).

2) Referandum eşit ve adil olmayan koşullarda, baskı ortamında, Olağanüstü Hal koşullarında gerçekleşmiştir. HAYIR kampanyası yürüten kesimler üzerinde hem medyada hem de sokakta ve meydanlarda sistematik bir sansür ve baskı politikası uygulanmıştır.

3) Seçimin kendisine usulsüzlük karışmış, yasalara aykırı bir biçimde mühürsüz oy pusulaları ve zarfları kullanılmış, birçok sandıkta, üzerinde “Tercih” yazılı mühürler yerine, üzerinde “Evet” yazılı mühürlerle oylamaya gidilmiştir. “%49’a %51” gibi yakın bir sonucun ortaya çıktığı bir seçimde bu usulsüzlükler ciddi bir sorun oluştururlar.

BOŞA KÜREK ÇEKMEK

Bugün Türkiye’de yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı tamamıyla ortadan kalktığı için, Anayasa’ya ve yasalara aykırı olan bu gelişmeleri önleyecek bir kurum da kalmamıştır. Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay ve Yüksek Seçim Kurulu tamamıyla tek bir şahsın, Recep Tayyip Erdoğan’ın emrinde ve/veya etkisi altında hareket etmektedir. Yargıdaki “Fethullah Gülen vesayeti”nin yerini, şimdi de “Recep Tayyip Erdoğan vesayeti” almıştır. Değişen bir şey yoktur. Anayasal düzene ve “demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti” ilkesine aykırı unsurlar devleti esir almıştır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin üzerinde bu nedenlerden ötürü büyük bir sorumluluk bulunmaktadır. CHP yönetiminin, hukukun ortadan kalktığı bir ortamda, bir siyasi partiden çok bir avukatlık bürosu gibi çalışıp, var olmayan bir hukuka umut bağlaması boş bir çabadır.

Bugüne kadar girdiği tüm seçimleri açık ara farkla kaybeden CHP yönetiminin, mevcut Anayasa değişikliği üzerinden gerçekleşecek olan 2019 seçimlerinde bir sonuç alacağını düşünmesi de boşa kürek çekmektir. HAYIR oyu veren “%49” içinde CHP’nin oranı %25-28 arası bir yerlerdedir. Kalan kesim HDP, MHP ve AKP tabanından oluşmaktadır. Başka bir deyişle, hala tek başına %46-51 arasında bir desteğe sahip olan Erdoğan’a karşı, HAYIR cephesinin tek bir adayla seçimlere girmesi gerekir. İdeolojik açıdan bu kadar farklı olan dört parti tabanının ortak bir adayla seçime girmesi de oldukça zordur. Bunun olabilmesi için partilerin kendi ideolojik temellerinden taviz vermeleri gerekir ve bu da kendi tabanlarında çatlakların oluşmasına neden olur.

Söz konusu “%49”luk HAYIR cephesi, sadece “Evet” ve “Hayır” sorularının sorulduğu bir referandum sürecinde, yan yana görünmeden ve yan yana gelmeden, sadece sandıkta bir araya gelmiştir. Yürütmenin ve milletvekillerinin seçileceği Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde, siyasetin doğası gereği, aynı dinamiklerin işleyemeyeceği gayet açıktır.

Zaten Erdoğan da bu “%49”luk geçici cephenin Cumhurbaşkanlığı seçiminde bölüneceğini ve dağılacağını gayet iyi bilmektedir ve ona göre planlama yapmaktadır. CHP’li yöneticiler ise, kendi koltuklarını korumak için, boş hayaller dağıtmaya devam etmektedir!

CHP’nin önündeki tüm yollar tıkanmıştır. Geriye sadece tek bir yol kalmıştır, o da Anayasa’nın 34. Maddesi’dir. “Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı” başlıklı bu madde şöyle der: “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir”.

Bu maddenin devamında her ne kadar “Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı ancak,  milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlığın ve genel ahlâkın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması  amacıyla ve kanunla sınırlanabilir” ifadesi yer alsa da, yine Anayasa’nın 2. Maddesi’ndeki “demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti” ilkesi ve Anayasa’nın birçok başka maddesinde yer alan 2. Madde’nin açılımlarıyla ilgili maddelerden dolayı, 34. Madde’deki söz konusu ifade, “demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti” ilkesini sınırlayacak ve zedeleyecek bir biçimde yorumlanamaz.

Aynı biçimde, Olağanüstü Hal uygulaması da artık, olağan uygulamaya ve Anayasa ihlaline dönüştürüldüğü için ve Anayasa’nın “demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti” ilkesini adeta yok hükmünde saymaya başladığı için, hukuk ve demokrasi açısından bakıldığında, meşruiyetini çoktan yitirmiştir.

Terör ve şiddet içermeyen, süreklilik ve sistematik bir örgütlenme içeren barışçıl kitlesel protesto gösterileriyle, AKP’nin dikta rejimine karşı çıkmaktan başka bir çare kalmamıştır. Söz konusu referandum süreci iptal edilene ve OHAL uygulaması kalkana kadar yapılacak tek şey, CHP’nin liderliğinde ve öncülüğünde, Anayasa’daki “demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti” ilkesine sahip çıkan vatandaşların, 34. Madde’de ifade bulan Anayasal haklarını kullanarak, dikta yönetimine karşı direnmeleridir.

Eğer CHP’nin mevcut yönetiminde bunu yapacak cesaret yoksa, yapılması gereken ilk şey, Türkiye’nin önünü tıkayan CHP’nin başındaki yönetimi devirmektir!

Örsan K. Öymen 

Odatv.com – 01.05.2017 – 23:39

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir