Son Dakika
19 Ocak 2019 Cumartesi

Almanya Türk gericiliğinin hep arkasında oldu

17 Eylül 2018 Pazartesi, 03:55

Osman Çutsay ile son kitabı “12 Eylül – Bir Alman Pastası” üzerine konuştuk.

Türkiye tarihinin tüm temel yönelimlerini kırıp değiştiren ve ülkeyi
gericiliğe, aydınlanma ve sol düşmanlığına mahkûm eden 12 Eylül, 38’inci
yılını geride bıraktı. AKP rejiminin önünü açan ve cumhuriyetin
kazınmasını sağlayan bu faşist darbenin arkasında sadece ABD ve CIA mi
vardı? Osman Çutsay, önceki hafta yayımlanan yeni kitabı “12 Eylül – Bir Alman Pastası” ile bu sorunun yanıtını aradı ve “Bonn Cumhuriyeti”nin, sosyal demokrat iktidarıyla bu felaketin hazırlayıcı ve koruyucuları arasında yer aldığını ileri sürdü.

Türkiye’nin son 40 yılda Federal Almanya’nın tam bir “ekonomik protektoratı” halini aldığını iddia eden Çutsay, bütün geleneksel-alışılmış açıklamalara itirazlar içeren kitabı ve “cüretkâr” bulgularıyla ilgili sorularımızı yanıtladı.

Osman Çutsay “Biz yenilgiyi kabullenenlerden değiliz”

– “12 Eylül – Bir Alman Pastası” adlı son kitabınızla, 650
bin kişinin gözaltına alındığı, 50 kişinin idam edildiği ve
cezaevlerinde 299 kişinin kişinin yaşamını yitirdiği, toplumsal travması
hâlâ tüm acısıyla devam eden dönemin rövanşını, bunca yıl sonra neden
Almanya üzerinden almayı tercih ettiniz?

OSMAN ÇUTSAY – Çok kayıplarımız oldu. Biz o
kayıpları ve acıları unutmayız, kitabı aynı dönemde SBF’de öğrenci
olduğumuz, 20’lerine yeni girmiş insanlarımıza, aramızdan koparılan
kardeşlerimize ithaf ettim:Hakan Yurdakuler’e, Ali Fuat Okan’a, Hakan
Şenyuva’ya, Şevki Kobal’a, İsmail Gökhan Edge’ye, Bahri Gürpınar’a ve
Adil Olcay’a … Unutmadım çünkü onları. Biz yenilgiyi kabullenenlerden
değiliz, bu özgürlük ve eşitlik mücadelesinde düşen kardeşlerimizi de
tarihin karanlığına gömülmesine izin vermeyiz. Rövanşı almış değiliz,
ama ışığı da bu gerici dalganın gerçek sahipleri üzerine tutma görevini
yerine getirdik.

„Bu kitap ‘Batı’dan demokrasi, özgürlük beklemenin dayanılmaz bayağılığına karşı bir set çekmeyi hedefliyor…“

– Bu “gerici” ışığın kaynağında ABD’den çok Almanya’da mı aranmalı?

OSMAN ÇUTSAY – Evet, ABD var tabii, çünkü o zaman da
dünya emperyalist sisteminin önündeydi, fakat bizim özelimizde Batı
Almanya, Türk gericiliğinin tarihinde saklı tutulmuş bir enerji deposu
sanki. Kitap bu enerjiyi çözümlemeyi amaçlıyor. Bir de “Batı”dan
demokrasi, özgürlük beklemenin dayanılmaz bayağılığına karşı bir set
çekmeyi hedefliyor…

Aslında şunu demek istiyorum: Türkiye’nin damarlarında ve sinir
uçlarında 1980 itibariyle ABD’den çok Almanya vardı, bugün daha fazla
var. Burada özgürlük ve eşitlik falan aramasın kimse. Sermayeden,yüzde
99 gibi emeğini satarak yaşayan halkın ezici çoğunluğu için özgürlük ve
eşitlik beklenmemeli. Olmaz. Alman sermaye sınıfı ve siyaset sınıfının
kendi çıkarları var, onun peşinde koşarlar. Tek varlığı emek gücü olan
milyonlarca yoksul Türk ve Kürt’ü kurtaracak senaryolar kurgulamaz
“Batı” sermayesi ve demokrasisi. O kendi kârını maksimize etmeye
mecburdur. Türkiye gibi ülkelerin, aydınlarının ve eşitlik arayan emekçi
sınıfların kendi işlerini kendileri görmesi gerekir. Söylediğim, o.
Batı Almanya’nın Türkiye’deki gölgesini analiz etmek zorundayız.

“Bonn darbenin somut ve eylemli olarak içindeydi”

– ABD/CIA merkezli bir darbe olarak bilinen 12 Eylül’ün
Almanya bağlantılarını da gözler önüne seriyor kitabınız. Bu kitap,
Türk-Alman ilişkilerine bakışı ne derece ve nasıl etkileyecektir?

OSMAN ÇUTSAY – Işığı bambaşka bir alana tutuyorum.
Etkisiz kalması zor. Ama ben hiçbir şeyi ilk kez bulmuş değilim, daha
önce atılmış adımlar kitapta da zikrediliyor. Sadece bulguları ve
ipuçlarını derinleştiriyorum, onları mantıki uçlarına doğru çekiyorum.
Süper güç ABD, özellikle askeri ağırlığıyla elbette 12 Eylül darbesinin
içindeydi. Ama Bonn Cumhuriyeti daha somut ve eylemli olarak içindeydi.
Çünkü ekonomideki ağırlığı büyüktü ve onu dengeleyecek baka bir dış
merkez bulunmuyordu. ABD dünya sistemi içinde artık bir gerileme
sürecindeydi, bugünkü halini görüyorsunuz…

“SPD iktidarlarından Türkiye’nin aydınlanmacı yoluna katkıda bulunmasını beklemek çocukluk bile değil”

Ancak buradan “dış düşmanların bize yönelik komplolarına”falan geçiş
yapılmamalıdır. Böyle kolaycılıklara prim veremeyiz. Tarihin ve
ekonominin, toplumsal alışverişin kendi yasaları oluyor. Onlara bakalım.
12 Eylül’ü Türk-Alman ilişkileri çerçevesinde incelemek ve irdelemek
ortaya yeni bir tablo çıkarabilir. Kitap da zaten onu amaçlıyor. Willy
Brandt ve Helmut Schmidt’lerdenr, SPD iktidarlarından falan Türkiye’nin
aydınlanmacı yoluna ve emekçi sınıfların kurtuluşuna katkı beklemek
çocukluk bile değil.

“Türkiye solu bu şaşkınlıktan kurtulmalı”

Başka bir şey. Bu şaşkınlıktan kurtulmalı Türkiye solu. Şu veya bu
dış sermaye grubundan, zengin kapitalist demokrasilerden kurtuluş
beklemek, saflığı çok aşan bir “kir”e karşılık geliyor bence.

Türk-Alman ilişkileri, 70’lerin sonunda Türkiye’nin Batı Almanya’nın
uhdesine girmesiyle, onun himayesine bırakılmasıyla yeni bir aşamaya
geçiş yapmıştı. ABD dünya sistemi içinde geriliyor, Avrupa’da ise
Türkiye’nin sorumluluğunu Bonn Cumhuriyeti’ne bırakıyordu. Vahit
Halefoğlu kitaptaki söyleşide bunu doğrulamıştı zaten.

“Ekonomik devin siyasi cüce kalabileceğine kimseinanmaz”

Sosyal demokrasinin damgasını taşıyan Federal Almanya, ekonomik bir
devdi ve ekonomik devin siyasi bir cüce kalabileceğine kimse inanmaz.
Ben bu siyaset kanallarının yeniden gözden geçirilmesini önerdim. Orada
da karşımıza pek demokrat bir emperyalist ülkenin demokrasisi ve
coğrafyamız üzerindeki hesaplarıyla karşılaştım. Okurla birlikte bu
tabloyu çözümlemeye çalışıyoruz şimdilerde.

– 12 Eylül faşist darbesinin üzerinden tam 38 yıl geçtikten
sonra Alman solcuları ve sosyal demokratlarını ağır şekilde itham eden
bir kitapla okurların karşısına çıkıyorsunuz. Alman sosyal demokratların
ya da Alman solunun Türkiye’deki askeri bir faşist darbeye göz
yumduğunu ya da desteklediğini yazmak Almanya’da yaşayan bir gazeteci
olarak birçok şeyi de göze almayı gerektiriyor…

OSMAN ÇUTSAY – Belki. Ama biz doğru bildiğimizi
anlatmak, araştırmalarımızı, sorularımızı ve bulduğumuz yanıtları
topluma açmak, bunları yeni kuşakların değerlendirmesine sunmak
zorundayız. Alman sosyal demokratlarının, elbette yönetim
düzeyindekilerin, Türkiye’deki faşist darbeye bırakın göz yummayı,
darbeyle yeniden kurgulanan ülkenin oluşumuna ve ilişkilerine doğrudan
katkıda bulunduğunu söylemek zorundayız. Dönemin Alman başkenti Bonn ve
içindeki siyaset sınıfı bunu yapmak zorundaydı. Türkiye ve Batı Almanya,
Soğuk Savaş yıllarında iki antikomünist cephe ülkesiydi, başka türlü
davranamazlardı.

“Türkiye’deki gericiğe Alman katkısı büyük oldu”

“Mazur” göstermek istemem, ama Türkiye’deki gericiliklere Alman
katkısı büyük oldu. Milli Görüş ve İslamcı gruplar, 17 yılda cumhuriyeti
yerle bir eden İslamcı AKP iktidarı, maddi ve manevi gıdalarını Federal
Almanya’da rahat rahat aldılar. Almanya’daki Türkiye kökenli emekçiler
arasında 12 Eylül rejimi İslamcı katkılarda bulunduğuna dair kitaplar
çıktı. Bunların en iyilerini Orhan Gökdemir yazdı. Bonn, İslamcı
çizgilere hep destek verdi. İslamcı gericiliğe kapıları açık tuttu.
Aydınlanmacı Türkiye, sadece Washington’u değil, Bonn’u da çok rahatsız
ediyordu. Alman tekellerinin çıkarları tehlikedeydi. Türkiye üzerinden
kendi çıkarlarını korumaya çalıştılar. 12 Eylül hükümetlerine hiçbir
engel çıkarmadılar, tabii kamuoyu önünde demokrasi çağrılarını
yinelemeyi ve işkence suçlamalarını sürdürdüler, ama gerçek işleyiş
destek içerikliydi. Türkiye ekonomisinin sahibi konumundaki bir ülkenin,
ciddi olsa, faşist bir darbeyi geri çevirecek silahları elbette vardır.
Sermaye dediğimiz şey ve onun siyasi temsilcileri, olaylara başka türlü
bakar: Kâr düzeni sürmelidir, başta kim olursa olsun… Ama emekten ve
aydınlanmadan yana insanların buna onay vermeleri mümkün değil. Kaos
burada kopuyor zaten.

“İki başkent gayet iyi anlaşıyor”

– Tam da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Almanya
ziyareti öncesi kitapta yer alan iddialarınız, bugün sert rüzgârların
estiği Ankara-Berlin hattındaki mayınlardan biri olarak algılanabilir
mi?

OSMAN ÇUTSAY – Ankara ile Berlin arasındaki
rüzgârlar sanıldığı ve gösterildiği kadar sert değil. Türkiye’deki
gericilikle Almanya’daki sağcılar ve “demokratlar” hep el ele oldu,
kapalı kapılar ardında tabii. Önceki hafta Alman Dışişleri Bakanı Heiko
Maas Türkiye’deydi. Erdoğan, eylül ayı sonunda Federal Almanya Devlet
Başkanı Steinmeier’e iki günlük resmi bir ziyaret gerçekleştirecek.
Rüzgârlar sert, ama derinlerde her şey iç içe ve çok yumuşak. İki
başkent gayet iyi anlaşıyor. Resmi yetkililerin zaman zaman yaptıkları
taktik açıklamaları temel almayalım. Derinlere bakalım. Orada Türk ve
Alman hükümetlerinin 12 Eylül’den beri fazlasıyla iç içe olduklarını
görürüz. Saklanamaz ki: Türkiye’deki İslamcı rejimin temelleri neredeyse
Almanya’da atıldı. Bu toplumu dincileştirmek için Ankara ile Bonn ve
sonra Berlin el ele çalıştı. Bunları söylemek zorundayız.

“Alman sosyal demokratları tıpkı CHP’deki “süt dökmüş” cengaverler gibi”

– Kitabınızda “12 Eylül darbesinin ekonomik altyapısının
işlemesi ve siyasi çerçevesinin oluşturulması, Bonn’daki Helmut Schmidt
hükümetinin koruyucu kanatları altında gerçekleşti” diyorsunuz. Bu
durumda Berlin’in de Fetö darbe girişiminden memnuniyet duyması
gerekmiyor mu? Özellikle de Alman sosyal demokratların?

OSMAN ÇUTSAY – Özellikle Mısır’daki Mursi ve sonra
da Sisi iktidarlarına bakarak, şunu söylemek zorundayız:. Berlin,
uluslararası ilişkilerinde ve Türkiye ile bağlantılarında son derece
gerçekçi bir tavır içinde. Dolayısıyla darbelere karşı olunduğu
yolundaki iddiaların kendi başına bir önemi yok. Önemli olan, Alman
sermaye gruplarının çeşitli coğrafyalardaki kârlılıkları. Alman sosyal
demokratları bağırır çağırır, tıpkı CHP kongrelerinde kükreyen ve
antiemperyalizmi-solculuğu kimselere bırakmayan, sonra da süt dökmüş
birer kedi olarak kendine bir yer kapan “cengâverler” gibi… Türkiye’deki
yeni bir askeri darbe olsa, açık sol bir yönelim taşımadığı sürece,
Berlin’in kösteğini hissetmeyecektir.

“Cumhuriyet rejimini resmen kazıdılar”

– Hem darbe olmasını isteyeceksin hem de demokrasi diye
haykırıp, insan hakları dersleri vereceksin. Ticari ilişkiler ve silah
anlaşmaları zaten iplerin kopmasına izin vermez. 16 yıllık AKP Hükümeti
ile son dönemde iplerin kopma noktasına gelen Almanya Cumhurbaşkanı
Erdoğan’ı askeri törenle kırmızı halıda selamlamaya hazırlanıyor. 12
Eylül darbesinde parmağı olan Almanya sizin kitabınıza göre aslında
bugünlere hazırlık yapıyordu, öyle mi? Bir başka deyişle: 12 Eylül bir
Alman pastası olarak yapılmaya başlandı ancak pastanın hazırlanması
2018’de mi bitti? Ya da pasta hazır mı?

OSMAN ÇUTSAY – Pasta hazır. Daha doğrusu pastalar
hazır. 12 Eylül 1980 ve 3 Kasım 2002 darbeleri birbirini tamamladı.
Cumhuriyet rejimini resmen kazıdılar ve yerine İslamcı bir rejim
oturtmaya çalıştılar. Kazıma oldu da, bu ikincisi bir türlü
gerçekleşmiyor, yani kendi rejimlerini oturtamıyorlar. Şimdi de korkunç
bir krizle başları dertte. Yani pastanın hayrını göremiyorlar. Zor bir
durum.

“12 Eylül ile 3 Kasım arasında devamlılık ilişkisi var”

Şunu açıkça söylüyoruz: 3 Kasım 2002’de Türkiye’yi dinci bir rejime
yöneltecek “sandıklı darbe” son aşamasına girdi. 3 Kasım da darbeydi ve
yine sosyal demokratların -bu kez Yeşiller eşliğinde- iktidar olduğu
Federal Almanya bu gelişmeden gayet memnundu. Demek ki 12 Eylül ile 3
Kasım 2002’deki AKP “seçim zaferi” arasında bir devamlılık ilişkisi var.
Almanya 12 Elyül’ü bayağı sevdi, bunu görmemizgerek. Bunu generalleri
överek, göklere çıkararak değil “eleştirel yaklaşarak” yaptı. Ama yaptı.
Yapmasaydı, Türkiye 3-4 ay içinde başka bir yörüngeye girerdi. Bunu
gören Almanya yönetimi darbenin yerleşmesi için ekonomik destek verdi.
Yani generallerin Türkiye’si, ne isterse Bonn’dan bir biçimde aldı.

“Türk ve Alman gazetecilerden ve siyasetçilerden bundan sonra da itiraz gelmez”

– Kitabınızda dönemin Federal Maliye Bakanı SPD’li Hans
Matthöfer’le ve Almanya eski Başbakanı Helmut Schmidt ile ilgili önemli
iddialar yer alıyor. Veriler aslında çok ortada, gizli bir şey yok
diyorsunuz. Peki 38 yıllık süreçte ne Türk ne de Alman gazeteciler ya da
siyasetçiler tarafından konunun yeterince ele alınmamasını ve
irdelenmemesini her iki ülkenin medyası ve siyasetçileri adına nasıl
değerlendiriyorsunuz?

OSMAN ÇUTSAY – Türk ve Alman yerleşik
siyasetçileriyle medya güllerinin birbirinden pek farkı olmadığını
görüyoruz. Bu da normal: “Müesses nizam”ın içinden sorunlara gerçekten
çözüm arayan siyasetçiler veya gazeteciler çıkmaz. 12 Eylül’ün açık bir
Alman desteğiyle bugünlere geldiğini, ülkenin bitme noktasına vardığını
iddia ediyorum. Ben, Alman ve Türk yerleşik gazetecilerinden veya
siyasetçilerinden ciddiye alınabilecek, temellendirilmiş, kökünden
farklı bir itiraz geldiğini hiç görmedim, duymadım, bundan sonra da
böyle bir şey olabileceğine inanmam.

“O fasıl kapanalı çok oldu”

– Avrupa Birliği’nin lokomotif ülkesi olan Almanya, sizin
kitabınıza göre Türkiye’yi 38 yıllık süreçte istediği kıvama getirdikten
sonra müzakereleri de dondurdu demek. Türkiye-AB ilişkilerinde
fasılların yeniden açılması için sizce daha ne olması gerekiyor?

OSMAN ÇUTSAY – Türkiye’nin AB’ye üye olması mümkün
değil. Parçaları için,yani küçültülürse belki başka şeyler
düşünülebiler. Ama AB’nin ne olacağı belli değil ki. Paramparça.
Faşizmin yakın akrabası bir “illiberal demokrasi” hızla yayılıyor.
Türkiye 82 milyonla bu yapıyı altüst eder. O fasıl kapanalı çok oldu.
Adamlar söylüyor zaten: “En fazla imtiyazlı ortaklık falan veririz”
diyorlar. Türkiye solu AB tipi bir emperyalist oluşumdan nemalanma
hayallerini bıraksın. Zaten çakma sol dışındakiler bırakalı çok oldu.
Çakma sol devam edebilir.

“Burada da büyük sürtüşmelerin eli kulağında”

– Kitabınızda yer alan Alman soluna yönelik iddiaların
ardından bir de ülkede tırmanan ırkçılık ve artan ırkçı şiddet
olaylarını Almanya’da çalışmalarını sürdüren bir gazeteci olarak nasıl
okuyorsunuz?

OSMAN ÇUTSAY – Burada da büyük sürtüşmelerin,
çatışmaların eli kulağında. Küreselleşme, şyoksulların kendi küçük
dünyalarında çile çekmeye devam edemeyeceklerini gösterdi. Yoksulluk ve
umutsuzluk milyonlarca göçmen-sığınmacı halinde metropolleri de vuruyor.
Metropollerde demokrasi falan olmaz artık. Dünya yeni bir faşizme
giriyşor. Zaten dijital baskı önlemleri ortada. George Orwell, aşağılık
bir sol düymanıydı, istihbaratçıydı da, ama “1984”romanı gerçekten çok
etkili oldu. Benim ilk çevirilerimden biri Orwell’ın bu kitabının
aslında Batı demokrasilerini anlattığını ileri süren Erich Fromm’un bir
makalesiydi. Fromm, bu kitabın Batı dünyasını anlattığı kuşkusunu
taşıyordu. Bugün 1989 sonrasında, yani sosyalizmden arta kalan dünyada,
1984 ilişkileri ana gerçeğimizi oluşturuyor. Özellikle Batı
demokrasilerinde. Herbert Marcuse ve kafadarlarının “baskıcı hoşgörü”
saptamaları doğruydu…

“Yeni bir sevgi ilişkisi kurmak zorundayız”

– Ülkedeki 3milyonu aşkın Türkiye kökenli insanımızın sosyal
demokratlardan da medet umması bu kitaptan sonra biraz gülünçkaçmayacak
mı?

OSMAN ÇUTSAY – Belki. Ama düşünmek zorundayız. Kendi
kafamızla, kendi enerjimizle yeni bir kardeşlik, yeni bir sevgi
ilişkisi kurmak zorundayız. Kimsenin efendiliğini kabullenmeden, kimseye
de efendilik taslamadan. Sermaye ideolojilerinden bağımsızlaşmayı
arayarak. Sermaye sınıfından ve sermaye siyasetlerinden aydınca ve
emekçiden yana bir özgürlük gelmeyeceğini bilerek,bütün tabloları
yeniden kurgulamamızgerekiyor. Bunu söylemek kolay, uygulamak zordur.

“Ya sol Türkiye, ya yok Türkiye!”

– Sohbetleri karamsar bir tablo ile bitirmekten yana değilim.
ABD / CIA denkleminin yanına koca harflerle x bilinmeyenin yerine
Almanya yazdınız ve 12 Eylül 1980 tarihinin 2018’e giden yolun başı
olduğunu söylediniz. O zaman kurtuluş ve bağımsızlık reçetesi de
isteyelim.

OSMAN ÇUTSAY – Çok uzun yıllardır “Ya sol Türkiye,
ya yok Türkiye!” diye yazıyorum. “Sol Türkiye”den ne mi anlıyorum?
Sosyalist ve bütünlügünü koruyabilmiş, dış dünya ile ilişkilerini kendi
emekçileri ve aydınları için yeniden kurgulayan bir Türkiye’den yana
olduğumu gizlemiyorum. Türkiye’nin, Rusya’nın ve Almanya’nın devrimci
aydınları hiç öyle hesaba gelmiyor. Bir akrabalıkları var. Dikkat: Bu üç
grup da geçen yüzyılda tüm dünyanın karşı çıktığı büyük siyasi kurgular
gerçekleştirdi. Sol cumhuriyetler kurdular. Bu kapının kapandığına beni
kimse inandıramaz. Dedim ya, biz yenilgiyi kabullenmeyen bir insan
tipini temsil ediyoruz. Öldürülebiliriz, karanlığa mahkûm edilebiliriz,
ama ilk fırsatta yeniden başımızı kaldırırız ve bir yol buluruz. Yol
bulamazsak, bir yol kurarız. Bu, Kartaca’dan beri böyle. Bizim türümüze
yenilmek yok…

“ABD de Almanya da bir dağılmadan rahatsız olacak değildir”

Ama kolay çözümlerden ve açıklamalardan da gına geldi. Onlara uzak
durmak zorundayız. Burada karamsarlık yok. Türkiye ya sol-sosyalist bir
yönetimle coğrafyasını, halkını hakkaniyetli, sosyalist bir rejimde bir
arada tutar ya da dağılır gider. Yugoslavya, Libya, Suriye, Kafkaslar,
Doğu Avrupa, Ukrayna vs. hep birer örnek.. Oraya gidiyoruz zaten. Avrupa
Almanyası da ABD de, bir dağılmadan rahatsız olacak değildir. Tersine,
parçalanmaların yeni müşteriler yaratacağını bilirler ve desteklerler.
Sermayenin yasası veya kılıcı böyle acımasızdır.

TOPLUMSAL – STUTTGART – 15 Eylül 2018 Cumartesi 16:41

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir